* * *
Sabahın erken saatlerine kadar sarı baroyu düşünen, ikisinin üstüne türlü hayaller kuran Zarife'nin canı bugün işe gitmek istemiyordu, hem de hiç. Bütün gün yataktan çıkmayarak onu düşünmek istiyordu. Ancak bu hayalini gerçekleştirmesi mümkün değildi. Evde kalabilse bile annesinin, ayağından kolundan sürüyerek yataktan çıkartacağını ve bin bir iş icat edip eşekler gibi çalıştıracağını adı gibi biliyordu. Yatağından mızıldanarak kalktı. Hazırlanırken 'mecbursun kızım' dedi, 'hem kızın için, hem de kendin için. Zaten Şenay Abla'nın iyiliğine karşılık kadına kelek atarsan, var ya, yuh olsun sana Zarife! Çarpılırsın alimallah!"
Yan odada yatan Karanfil'in horultusu evi sarmıştı. Kızının saçlarının, gıdığının kokusunu dolu dolu içine çekti, dudağını usulcacık yanağına dokundurdu, evden çıktı. Bu saatlerde Sulukule sokakları tenha olurdu; gecenin yorgunluğunu atmaya çalışan Roman vatandaşları, henüz derin uykularından günün kargaşasına geçmemiş olurlardı. Zarife'nin öyle bir şansı yoktu. Her ne kadar bir gece önce çalışmamışsa da, her zaman olduğu gibi yorgun bedeni ve uykusuz gözleriyle yola düşmüştü. Dalgın dalgın yürüyordu. O sırada yanında duran arabayı fark etmedi. Bir adam arabadan indi, arkadan genç kadına yanaştı ve birden atılıp ağzını kapattı. Zarife, neye uğradığını şaşırmıştı. Kocaman açılan gözleri iki yana dönüp duruyor, görüp de yardımına koşacak birilerini arıyordu. Geri geri sürüklendi ve arabanın arka koltuğuna fırlatıldı. Kendini toplayana kadar adam da yanına binmişti. Kapıların kilit sesini duydu o arada. Doğrulup oturana kadar araba hareket etmişti bile. Şaşkındı, çok şaşkındı. Resmen kaçırılıyordu. Neden? Neden! Yaşadığı şoku atlatır atlatmaz kapalı pencereye atılıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. "İmdaaaaat! Adam kaçırıyorlaaaar! İmdaaaat! Kurtarın beniiii!"
Yanında oturan adam kolundan tuttuğu gibi geriye çekti. "Kapa çeneni! Bağırıp durma yoksa ağzını bantlarım! Boşuna da debelenme, dışarıdan göremezler. Alengirli cam bunlar."
Zarife, gözlerinden ateş saçıyordu. "Eşkiya mısınız be! Ne istiyorsunuz benden? Zengin değilim, ünlü değilim, bir halt değilim ben yaaa! "
"Çok konuşma kız! Yolumuz uzun, iyisi mi yolculuğun keyfini çıkarmaya bak."
"Uzun mu? Nereye götürüyorsunuz beni? Kimsiniz siz kardeşim ya?" Adam, cevap vermedi, koltukta kaykılıp gözlerini kapattı. Şoför, ne bir laf ediyor, ne bir tepki gösteriyordu; sanki arkada kimse yoktu da bir başına arabasıyla tur atmaya çıkmıştı.
Zarife, 'kafayı çalıştır kızım' dedi kendine, 'kapı kilitli, camlar alengirli; bu şartlarda yakın zamanda bunlardan kurtuluş zor. Şimdi sakin ol ve saksıyı çalıştır bakalım.' Yanındakine bir göz attıktan sonra çok yavaş hareket ederek elini cebine soktu, cep telefonunun fihristinden 'yakışıklı'yı buldu, arama tuşuna basar basmaz da telefonu tekrar cebine attı.
"Abi.. Kardeş... Beni nereye götürüyorsunuz? Bak, benim çocuğum var; bana acımıyorsanız ona acıyın. Hadi, kurbanınız olayım bırakın beni."
Adam, ters ters baktıktan sonra yine kapattı gözlerini.
"Yolumuz uzun dediniz. Nereye götürüyorsunuz beni? Ne yapacaksınız bana?" O sırada köprüye geldiklerini gördü. Sesini biraz daha yükselterek, "a aaa! Kadıköy'e mi geçiyoruz? Benim kimim kimsem yok ki orada?" diye bağırdı.
"Bizi özel şoförün mü sandın anam! Kimi kimsesi yokmuş! Vaaar! Hem de öyle biri var ki!" İki adam kahkahalarla güldüler..
* * *
Hasan, telefonu çaldığında üstünü giymiş, traşını olmuş, sabah kahvesini içiyordu. Her sabah olduğu gibi kendini hazır ve nazır işe gitmek üzere kapıda bulunca aptallığına gülmüş, gülerken de azıcık içi burulmuştu. Sonra da malum kişilere verip veriştirerek gerisin geriye dönmüş, kendine koyu bir kahve yapmıştı.
Ekranda arayanın adını görünce gülümsedi, telefonu açtı ama daha alo diyemeden Zarife'nin korku dolu sesini duydu. Ne diyordu bu kız, kim nereye götürüyordu Siyah Gül'ü? "Aman Allah'ım! Kaçırıyorlar! Zarife'yi kaçırıyorlar! Kurtarmalıyım!" Yerinden fırladığı gibi kapıya atıldı. Atıldığı gibi de durdu. 'Allah Kahretsin! Böyle gidemem ki!' diye düşündü dehşet içinde, 'bu halde düşemem peşine! Düşersem... kurtardığımda Zarife... Yok, olmaz, olmaz.' Telefonu hoparlöre bağlamayı düşündü ama o zaman ses yankılanır ve kızı kaçıranlar duyabilirdi. Kulaklığın bir ucunu telefona taktı, öbür ucunu kulağına. "Acele etmeliyim, çok acele etmeliyim! Konuş Zarife, konuş Siyah Gül! Susma sakın!" Deli gibi banyoya koştu.
Yağmur yağmaya başlamıştı. Hasan'ın telaş içinde arabasına koşup biner binmez gaza basmasıyla gerilerden bir Range Rover da trafiğe karıştı. Bu arada Zarife, durmadan konuşuyor, adamların beynini yerken belli etmeden güzergahları hakkında bilgi verip duruyordu. İki araba köprüye girdi. Bir ara trafik yavaşlayınca Hasan, yanındaki arabaya baktı ancak içindekileri göremedi, arabanın kapkara camları vardı. 'Bu dünkü arabanın aynısı' diye düşündü. "O olabilir mi? Yoksa tesadüf mü? Neyse, şimdi Zarife'yi kurtarmaya odaklanmalıyım.'
Yağmur hızını azaltmış, gökyüzüne yayılan gri bulutlar, güneşe yer açmaya başlamışlardı. Güneş, yeşilin her tonuyla tepeyi saran ağaçları koynuna almanın mutluluğundaydı. Yapraklar pırıl pırıl parlarken üstlerindeki su damlaları renge doyuyorlar; kah yeşerip açıyor, kah alev alev yanıyorlardı. Muhteşem bir görüntü, tadına doyulmaz bir manzara vardı ama ıslanıp iyice kayganlaşan toprak yolda otomobilini hızla sürmekte olan Hasan, bunların hiç birinin farkında değildi. Tere bulanmış halde bir yola, bir aynaya bakarak adeta uçarcasına sürdüğü arabasını keskin viraja gelince yavaşlatmak istedi; araba savruldu. Direksiyona yapışmış ellerinin eklemleri bembeyaz olmuştu. Zor bela dengeyi sağlamışken karşısında beliriveren kamyonu görünce neye uğradığını şaşırdı; gözleri yuvalarından fırladı, güçlükle yutkunurken kelime-i şahadet getirip direksiyonu hızla sağa kırdı. Ya yardan yuvarlanıp son yolculuğuna gidecekti, ya da daha alacak nefesi varsa kamyonu sıyırıp geçecekti. İkincisi oldu ve Allah'a minnet ve şükranlarını gönülden gönderen Hasan, hızını kesmeden yola devam etti. Dikiz aynasından arkaya bakarken ne görmeyi beklediğini görebildi, ne de duymayı beklediği sesi duyabildi. Range Rover'la kamyon kafa kafaya gelmemişlerdi. Dişlerinin arasından sunturlu bir küfür savurdu. Siyah jip biraz sonra tozu dumana katarak arkasında belirdi. Gaz pedalına köküne kadar basması işe yaramıyordu. Siyah canavar giderek yaklaştı, yaklaştı ve sol tarafından çarptı. Sağ yanı dimdik uçurumdu. Adamların amacı, belli ki onu yuvarlayıp bu dünyadaki varlığına son vermekti. "Sıkar o biraz" diye söylendi Hasan. Canını dişine takmış, sol yanından gelen darbelerle mücadelesini sürüyordu ancak artık iyice sıkıştığının farkındaydı. Kaçacak yeri kalmamıştı. Hepsinden şiddetli gelen son darbeyle araba sağa yattı ve büyük bir gürültüyle uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başladı.
* * *
Ceketin cebinden canhıraş bir feryat yükseldi; "Zarifeee!" Ama ses gürültü içinde kayboldu gitti. Adamlar, neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Arka koltuktaki, ceketi kendine doğru çekerken hala telefondan gürültüler geliyordu. Adam, telefonu alıp kapattı. "Demek öyle" dedi burnundan soluyarak, "demek öyle küçük hanım; bunu fena ödeyeceksin."
Zarife, beter haldeydi. Yerinden fırlayacakmış gibi dehşetle açılan gözleri dolu doluydu. Bütün bedeni tir tir titriyordu. Bu gürültü de neydi? Ne olmuştu yakışıklısına? Artık kendinden çok mısır koçanı için korkuyor, kahrından ölüyordu. Kendini daha fazla tutamadı; bağıra bağıra ağlamaya başladı.
"Sus be!" diye bağırdı adam. Bütün damarları fırlamış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Elini yumruk yapıp kızın suratına doğru salladı; "sen" dedi, "sen küçük hanım, yat kalk patrona dua et. Kesin talimatı olmasaydı, şimdi seni öyle bir benzetirdim ki, anan görse tanıyamazdı. Anladın mı!"
Zarife'nin ağlaması çığlığa döndü. Adam, ön koltuğa uzanıp bant aldı. "Sen istedin" dedi ve kızın ağzını, ellerini bantladı. Sonra cebinden bir bez çıkartıp Zarife'nin gözlerine geçirip arkadan iki düğüm attı. Zavallının debelenip durması hiç işe yaramıyordu.
"Bak hâlâ rahat durmuyor! Ayaklarını da bağlayayım mı? Onu mu istiyorsun?" Cevap olarak Zarife, adamın bacağına sıkı bir tekme savurdu. "Demek istiyorsun. Olur, seni mi kıracağım güzelim!" Artık ayakları da sımsıkı bağlıydı.
Sürücü, endişeyle dikiz aynasından arkaya baktı; "kızı rosto gibi bağladık diye patron bozulmasın?"
"Küçük hanımın kabahati büyük, kızmaz. Demek 'yakışıklı', ha? Vay, vay, vay! Ben mi daha yakışıklıyım, o mu, ha?"
"Patron böyle zevzeklik ettiğini duymasın."
"Nereden duyacak be! Kız, sakın söyleyeyim deme; dilini keserim, ha!"
Zarife, başını çevirdi.
* * *
Polisler ve sağlıkçılar arabanın yanına kadar inebilmişlerdi. Toplanan insanlar olayı yukarıdan izliyorlardı. Araba, oynanıp atılan kağıt oyuncak gibi buruşmuştu. Polis, "arabada bir kişi var" diye seslendi.
Doktor, "Memur Bey, müsaade edin, ben bakayım" dedi. Eskiden pencere olan boşluktan kızıl bir kol sallanıyordu. Adam, nabzına baktı ve heyecanla "yaşıyor" diye bağırdı, "çabuk sedyeyi getirin!"
Polis, "yaşıyor mu?" diye sordu hayretle. "Sıkışmış mı?"
"Çok değil. Yardım ederseniz birlikte çıkartırız."
Biraz uğraşmayla Hasan'ı hurdadan aldılar.
"Şanslıymış." Doktor, sağlık görevlisine döndü, "Şinasi, yardım et, sedyeye alalım."
Özenle sedyeye yatırdılar.
"Boyunluğu ver... Allah Allah! Yüzünde hiç kan yok! Nasıl olur?"
"Ama boynuna kan sızıyor" dedi Şinasi.
Doktor, Hasan'ın çenesinin altında bir çizgi, ince bir hat gördü. Kan oradan geliyordu.
"Bu da ne?"
Parmağını sürdü. Çizgi genişler gibi olur. Doktor, parmağını aralanan yere geçirip geriye doğru ani hareket yaptı. Herkesten korku ve hayret dolu çığlık yükseldi.