Zarife'nin artık tek hayali vardı; Pembe'yi buradan kurtarmak. Kızını en iyi okullarda okutmak istiyordu. Hele bir de doktor olursa... Ah, bir olursa... Ama nasıl? Nasıl? Yapacaktı, bir şeyler yapacaktı; ne yapıp edip kızını okutup adam edecekti. Yanında uyuyan kızına baktı, saçlarını okşadı, içi titreyerek kokladı, öptü.
Başını yastığına koydu, gözlerini tavana dikti. Sarışın müşteri geldi aklına, gülümsedi. 'Ah be yakışıklı, nasıl yardım edeceksin ki bana? Böyle gelmiş, böyle gider be aslanım...' diye düşündü. 'Yo, öyle deme be Zarife! Nankörlük etme be kızım! Bak, iyi kötü bir işin var, Şenay Abla gibi bir dostun var. O kadının hakkını nasıl ödersin? Hiç değilse gündüzlerini insan gibi yaşamaya başladın sayesinde. Çok şükür kurtuldum iğrenç işlerden. Allah razı olsun Şenay Abla'dan... Allah razı olsun... Of! Pembe'yi de alıp uzaklaşsam buralardan. Kendimi de kızımı da kurtarsam! Para! Gözün kör olsun, para! Kör olsun da yolunu şaşırıp bana gel. Böyle nereye kadar? Şenay Abla acaba...'
Aklına Yusuf'la Ekrem'in konuşmaları gelince birden doğrulup oturdu. Cin gibi olmuştu. 'O heriflerin bir haltlar karıştırdıklarından adım gibi eminim. Gizli kapaklı, kanunsuz işleri, dalavereleri var. Biz çekirdekten yetiştik, biliriz bu dalga dümenleri; biliriz de, adamın kirpiğinden anlarız be! Düşün Zarife, saksıyı çalıştır bakalım; bu dümenden nasıl bir...'
O sırada cep telefonu çaldı. 'Hayırdır inşallah. Bu da kim bu saatte?'
"Alo? Buyurun benim. Kim? A a! Nereden buldunuz numaramı? Olmaz, hayır, buluşamam. Bak, beni burada göbek atarken gördünüz ama ben o değilim, tamam mı arkadaşım! Hayır, tabii oyum ama... Hayır, olmaz dedim ya! Ne gibi? O zaman... Tamam, peki. Yarın akşam... Anladım. Biliyorum. İyi geceler."
Konuşurken terslenmiş olsa da bu sürpriz telefona için için sevinmiş, mutlu olmuştu. Telefonu kapattı, çıkan numarayı fihristine kaydedip isim hanesine 'yakışıklı' yazdıktan sonra gülümseyerek yorganın altına kaydı.
* * *
Ihlamur Kasrı'nın bahçesindeki masaların hepsi Pazar sabahını değerlendirmek isteyenlerle dolmuştu. Çocuklar bahçede özgürce koştururlarken anne babaları da içeceklerini yudumluyor; gazete, dergi okuyorlardı. Sakin, huzur dolu ortamdaki en kalabalık masa Doğan ve eski çalışanlarının oturduğu uzun masaydı.
"Bizi davet ettiğiniz için çok teşekkür ederiz, efendim. Bizim için anlamı büyük" dedi Tarık.
"Ayrıca çok da keyifli. Ne kadar güzel bir yermiş burası. Hep duyardım ama bir türlü gelememiştim. Bu güneymiş kısmet. Sayenizde efendim. Sağolun" diyerek memnuniyetini belirtti Neşe.
"Rica ederim arkadaşlar, estağfurullah. Her ne kadar çok fazla bir süre birlikte çalışmadıysak, çalışamadıysak da birbirimize emeğimiz geçti, değil mi? Birlikte aynı çatı altında çalıştık, aynı ekmeği bölüştük bir anlamda."
"Çok doğru dediniz, Doğan Bey" diye yanıtladı Handan. "Keşke herkes sizin gibi düşünse, değer bilse, kıymet bilse. Ama maalesef... işte..."
"Her şey karşılıklıdır. Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, karşındakine onu önce sen vermelisin."
"Size gönülden katılıyorum efendim ama hayatın içinde bunu pek göremiyoruz" dedi Tarık. "En taze kanıt olarak da sizin yaşadıklarınızı gösterebilirim."
"Evet!" diye atıldı Handan. "Verdikçe daha fazlası bekleniyor; olmadı, açık açık isteniyor. Hani karşılığı? Sen ne vereceksin arkadaşım, ha? Seni de görelim, değil mi ama! Rabbena, hep bana olur mu canım! Nereye kadar!"
Masadakiler, konuyla ilgili kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı; bir yakınmadır gidiyordu. Doğan, yanında oturan Handan'a doğru eğilerek "ne oldu Handan? Gerginsin?" diye sordu.
"Hep böyle oluyor ama Doğan Bey. Özellikle de işte."
"Yine kim ne yaptı? Kim kızdırdı seni?"
"Ya, Ekrem Bey delirtti yine."
Doğan, "neden?" diye sordu sahte merak gösterisiyle.
"Telefonunu kaybetmiş, salak! Ofisini talan ettirdi bana, yerlerde süründürdü vallahi. Boğasım geldi adamı! Bir de utanmadan yarın akşam sevgilisiyle gideceği yerin rezervasyonunu bana yaptırdı, iyi mi! Terbiyesiz!"
Doğan, hem sinirinden hem de aldığı ipucunun heyecanıyla kızarmıştı.
"Takma kafanı Handancığım. O da öyle bir adam işte. Neresiymiş orası? Belki biz de bir gün gideriz."
Handan, Doğan'ın gözünün içine ışıklar saçarak baktı; "gideriz?"
"Tabii, neden olmasın."
"Feriye."
O sırada derinlerden bir yerden Bolero'nun notaları yükselmeye başladı. Cep telefonunu çantasından çıkartırken, "pardon, Doğan Bey" dedi Handan. "Alo? A, merhaba Sibel. İyidir, ne olsun. Senden ne haber? Konsere mi? Ay, harika olur vallahi. Tamam canım, oldu, sonra haberleşiriz. Teşekkürler. Öptüm." Telefonu kapatıp çantasına attı.
Handan'ın konuştuklarını duyan Tarık, "konsere mi gidiyorsun?" diye lafa dalınca çantasını kapatmayı unutan Handan, yan tarafta oturan arkadaşına bakmak için Doğan'a arkasını döndü.
"Bak, 'arkadaşım, siz de gelir misiniz' diye soruyor mu hiç!" diyerek sitem eden genç adama Handan, "ay, aşk olsun be Tarık!" diyerek atlatma bahanelerini sıralamak için girizgah yaptı. Gençler, konser lafını duyunca her şeyi unutmuşlardı ve bu da Doğan'ın arayıp da bulamadığı ortamı sağlayıvermişti.
Doğan, onları dinliyormuş gibi yaparken cebinden Ekrem'in telefonunu çıkarttı ve sandalyenin arkasında asılı duran çantaya, Handan'ın çantasına koyuverdi ama telefon üstte kalmıştı, kabak gibi görünüyordu. 'Allah kahretsin!' diye içinden söylendi Doğan, 'yakalanacağım şimdi.' Kimseye belli etmemeye çalışarak telefonu aşağıya, çantanın dibine doğru itmeye çalışırken birden Handan ona dönüverdi. Doğan'ın midesi bir anda taş kesildi. Elini çantadan çekip kolunu Handan'ın sandalyesine attı. Handan, şaşırarak yan gözle Doğan'ın koluna bakıp belli belirsiz gülümsedi. 'Yakın gelecekte güzel şeyler olacak' diye düşündü mutlulukla, 'çok güzel şeyler.'
Aynı saatlerde, güneşli hafta sonunu değerlendirmek isteyen Zarife de kızını çocuk parkına götürmüştü. Bir bankta oturmuş, dalgın dalgın salıncakta sallanmakta olan Pembe'sini izlerken bir yandan da düşünüp duruyordu. Ani bir kararla cebinden telefonun çıkarttı ve fihristine yeni kaydettiği numarayı tuşladı.
"Alo? Merhaba. Ben Zarife."
* * *
Yusuf, programını değiştirecek ekstra bir şey olmadıkça her hafta sonu golf oynamaya giderdi. Sevdiğinden değil. Zaten spordan bile saymazdı. Üstüne üstlük bu ağır aksak tempo içini bayar, sıkıntıdan patlatırdı ama biliyordu ki kalantor çevre edinebilmek için sık sık buraya gelmeli ve kendini göstermeliydi. E, gelince de oturmak olmuyordu tabii.
Yine oradaydı ve yine sosyetenin olmazsa olmaz simalarıyla, ağababaları ve onların eşleriyle beraberdi. Aslında hanımlar dedikodu yapıyorlar, aralarındaki sidik yarışını kazanmak için ince, naif görünen ama çok acımasız olan savaşlarını sürdürüyorlardı yine. Beylerse, pahalı golf kostümleri içinde sopa sallarken genellikle iş konuşuyorlar ve hatta iş bağlıyorlardı.
Telefonu çalınca arkadaşlarından biraz geride kalarak açtı; "Efendim? Kim? Zarife mi? Allah Allah! Ne oldu? Yoksa Ekrem'in telefonu ortaya mı çıktı?.. Tamam canım, kızma; şaka yaptım. Kim dedin? Ekrem'in adamı mı? Öyle mi? Ne zaman? Yo, haberim yok benim."
"Aslında sizi başka bir konuyla ilgili aramıştım Yusuf Bey."
"Acelem var Zarife, gitmem gerek. Ne diyeceksen tek cümlede topla."
"Şenay Hanım'ın ofisinde konuştuklarınızı duydum."
Yusuf irkildi ama hemen kendini topladı, "e, ne olmuş duyduysan?"
"Ekrem Bey'le konuştuklarınızı." Zarife'nin sesi kararlıydı ve kelimelerin üstüne basarak konuşuyordu.
Yusuf'un yüzü pancar gibi oldu. "Eeee?"
"E'si şu Yusuf Bey. Çalışma sisteminizle ilgili istemeden de olsa bazı bilgiler edindim ve ne yazık ki biraz gevezeyimdir."
"Ne! Boyuna posuna, yaşına, konumuna bakmadan aklın sıra şantaj mı yapıyorsun bana! Hadi kızım işine, işine!"
"Ama unutmayın ki Şenay Hanım'ın durumu kurcalaması hiç de zor olmaz."
Yusuf, sinirli sinirli güldü. "Koskoca fabrikatör kadın sana mı inanır, bana mı, embesil! Bak, bu konuşmayı hiç yapılmamış sayıyorum. Şenay Hanıma da anlatmayacağım. Sen de aklını başına topla, bir daha böyle tehlikeli sularda dolaşmamaya bak, yoksa saniyede boğulursun; ona göre! Bilesin!"
"Sizin bilmediğiniz bir şey var Yusuf Bey; o da Şenay Hanım'la benim ne kadar yakın olduğumuz. Yani, size değil bana inanır."
Yusuf 'bunların yakınlığı ne olabilir ki? Biri fabrikatör, öteki çaycı... Ama... ama... biri geçkince dul, öteki tarütaze bir güzel... Olabilir mi? Eğer öyleyse... Harika!' diye düşünüp kararını verdi. "Akşam buluşalım."
"Olmaz, bu akşam olmaz; randevum var" diye itiraz etti Zarife.
"İyi. O zaman daha sonra haberleşiriz."
"Yarın."
"Yarın."
Yusuf, telefonu kapatır kapatmaz Ekrem'i aradı. Vakit geçirmek, bu kızı ciddiye almamak olmazdı. 'Hem belki de...' diye düşündü, 'kim bilir? Belli mi olur?' Güldü.
"Alo? Ekrem, seninkiler evde mi?.. İyi yapmışlar, isabet oldu; rahat konuşuruz. Az önce kim aradı, bil; Zarife... Evet, o kız. Şaştın değil mi? Ya, sen telefonun için adam gönderdin mi kıza? Ben de öyle tahmin etmiştim zaten. Bana bak, birisi bir haltlar karıştırıyor. Bilmem ki! Yok, aramasının amacı başka; kız, Şenay Hanım'ın ofisinde ikimizin konuştuklarını duymuş, şimdi şantaj yapıyor... Ya, çok uyanıkmış meğerse. Benim de fena halde midem bulandı. Ben de öyle dedim, bir bok yiyemezsin dedim ama ne cevap verdi biliyor musun? 'Benim Şenay Hanım'la ne kadar yakın olduğumu bilmiyorsunuz.' Ne bileyim? Aslında aklıma enteresan şeyler gelmiyor değil. Hı? Yarın detaylı konuşur, çaresine bakarız. Ne yapabiliriz, düşünelim bakalım. Ya, kendine yeni bir telefon alsana! Böyle ev telefonundan zor oluyor be oğlum. Aldın mı? O zaman beni bir çaldır da kaydedeyim. Tamam. Hadi, görüşürüz. Eyvallah."