"Yo... Yo... Hayır."
"Ade be! Kime atarsın bu martavalları sen! Ele bi bakasın sen şu gözlere! İyi bakasın! Bak! Bak! Ne der? Yemezler aslanım, der. Ben şıppadanak çakozlarım, der. Der mi, demez mi? Bak şimdi yakışıklı, sana bir kıyak yapacam ki, anan bile yapmamıştır."
Elini göğsüne sokup, katlanmış kağıt parçasını çıkarttı. "Bunda Zarife'nin telefon nosu yazar."
Hasan, çok şaşırdı. Yüzü güldü. Kağıdı alırken "sağol" dedi.
"Sağol? Sağol dersin?"
"Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim."
Çingen güzeli kahkahayı bastı. "A be metronun seksüelli baronu! Sen kimi kazıklarsın!"
Anında ciddileşip çıkıştı; "sip
aliyi görelim, sipaliyi!"
"Sipali? A! Tabii ya, sipali."
Hasan, gülerek cebinden para çıkartıp genç kıza uzattı. Parayı kaparcasına alan esmer dilber, "a şöyle be paşam!" derken banknotları iki göğsünün arasına tıkıştırıyordu. "Bunu saymayız, bilesin!" dedikten sonra kalçasını iki yana savura savura gitti.
Hasan hem şaşkın, hem mutlu arkasından bakarken şu birkaç saatte yaşadıklarına inanamıyordu.
* * *
Sami Bey yattığından beri bir o yana, bir bu yana dönüp duruyordu. Ne getireceği belirsiz karanlığa dalamıyor, öyle olunca da sinirleniyor, büsbütün beter oluyordu. Gözünden uyku aksa bile başını yastığa koyduğu anda cin kesiliyordu gecelerdir. Doktoru, teşhisini koymuştu çoktan; yalnızlık. 'Sapasağlam adamsın, neden bu inat?' diye sormuştu adam, 'kadınlardan hoşlanmıyor olabilirsin. O zaman sen de tercihin doğrultusunda seçimini yap; nasıl yaparsan yap ama yap!' Sami'nin tepesi fena halde atmış, doktora demediğini bırakmayıp kapıyı vurup çıkmıştı. Şimdi çok komik geliyordu; güldü. Yataktan kalktı, terliğini sürüye sürüye salona geçti. Televizyonu açtı, vazgeçip kapattı. Sallanan koltuğuna oturdu, gıcırdata gıcırdata sallandı bir süre. "Sahiden de zor be şu yalnızlık" diye söylendi kendi kendine. Sararmış fotoğrafa özlemle bakıp "hep senin yüzünden, kız" dedi gülerek, "canın sağolsun. Hem yalnızlık da neymiş? Bu Sami var ya, bu Sami, senin için canını verir; hem de gözünü bile kırpmadan. Yani verirdi... Şimdi olsan... yine... İçine ettiğimin kaderi!"
Artık sabahı sabah edeceğinden emin bir halde kalktı, taşplak koleksiyonundan bir tane
seçip gramofona koydu. Sanat Güneşi'nin sesi billur gibi akmaya başladı; Yıllar ne çabuk geçti, o günler arasından / Bir tel saç, onun, kaldı bütün hatırasından.
Küçük çekmeceyi açtı, oyalı ipek bir mendil çıkarttı; kokladı, kokladı. Koltuğa geçip mendili özenle açtı. İçindeki bir tutam saçı parmağıyla okşarken şarkıya eşlik ediyordu. "Hâlâ duyarım bin sızı ben her yarasından / Bir tel saç, onun, kaldı bütün hatırasından."
Sami, kendinden geçmiş halde anılarında yaşarken bahçeden gelen metalik bir sesle irkildi. Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle koltuktan fırladığı gibi ışığı kapattı. Gramofon iğnesini plağın üstünden kaldırdı. Doğru şömineye gidip elini içine daldırdı. Çömeldiği yerden kalktığında elinde tabancası vardı. Namlunun ucuyla perdeyi araladı, dışarıyı kolaçan etti, ses dinledi. Ne bir hareket vardı, ne bir çıtırtı. Tabancasını indirirken pencereden çekildi. Saçı ipek mendile sarıp çekmeceye koydu. Bir an düşündükten sonra fotoğrafı da mendilin yanına yerleştirdi. Çekmeceyi kapatırken bahçeden gelen tangırtı sesiyle iyice gerildi. Pijamasının yeniyle yüzündeki teri sildi, tabancasının namlusunu doğrultup salondan çıktı. Basamakları usul usul indi. Bahçeye açılan mutfak kapısının yanındaki pencerenin tül perdesinin ardından bahçeyi görmeye çalıştı. Kapının kilidini ses çıkarmamaya gayret ederek açtı. Gölgelere sinerek duvar dibinden ilerlerken duyduğu sesle heykel kesildi. Kalbinin gümbürtüsü kulaklarında trampet çalmaya başlamış, nefesiyle boğulacak hale gelmişti. Gözlerini kocaman açıp sesin geldiği tarafa baktı. Sıralı taflan öbeklerinden biri sallanıyordu. Aceleyle iki yana bakındı. Duvarı takip ederek ters yöne doğru gitmeye başladı, bahçe duvarının dibinden, çiçekleri ve ağaçları siper yaparak ilerledi. Az önce sallanan taflanın oraya gelince nara atarak birden kendini öne attı. "Allaaaah!"
Birini alaşağı etmişti. Hemen kafasına tabancayı dayadı. Aynı anda bir yavru köpek havlamaya başladı.
Altında yatanın yüzünü görünce Sami'nin ateş çıkan gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Amanın!"
Sami'yi üstünden itip doğrulmaya çalışırken alttaki söylenip duruyordu. "Ayol, delirdiniz mi Sami Bey! Ne o öyle, üstüme atlamalar filan?"
Sami, ayağa kalkarken kekeledi. "Yok canım... Estağfurullah... Ne atlaması Gülriz Hanım... Atlama filan yok... Atlama filan yok.."
"Nasıl yok ayol! Bal gibi de atladınız işte!" dedi kadın, üstünü silkelerken.
"Demeyin böyle hanımefendi." Sonra birden haklı konumda olduğunu hatırlayıp dikleniverdi. "Yatın kalkın da sizi öte tarafa göndermediğime şükredin. Şu iti de susturun lütfen."
"A, bakın, nasıl da hemencecik buluverdiniz bir isim. Adı it olsun, Sami Bey."
"Ne iti, ne ismi Gülriz Hanım! Siz onu bunu bırakın da, bu saatte bahçeme neden gizli gizli girdiğinizi açıklayın bana bir zahmet!"
"E, vallahi aşk olsun Sami Beyciğim. Böyle ayaküstü mü? İçeri buyur etmeyecek misiniz?"
"La havle vela kuvvetiiiin! La havle vela kuvvetiiin! Buyurun bakalım."
Gülriz Hanım, yavru köpeği kucağına alırken "gel bakalım tatlı şey" dedi, "bak, Sami Baba'n bizi evine davet etti, gördün mü? Uslu ol, e mi canım."
Sami, ters ters onlara bakarken köpek ıykladı. Bahçede eve doğru giderlerken Gülriz anlatıp duruyordu; "bu şirin şeyi gece yürüyüşten dönerken sokakta buldum Sami Beyciğim. Öyle zavallı bir hali vardı ki! Dayanamadım, aldım ama biliyorsunuz... Yoksa bilmiyor musunuz? Biz apartmanda oturuyoruz; bakamayız ki köpek filan. Ay, dedim, atacak değil ya; gizliden gizliye Sami Bey'in bahçesine bırakırım. N'olacak ki; o yalnız, bu yalnız; verirler kafa kafaya, geçinir giderler işte."
"Tövbe estağfurullah! Tövbe estağfurullaaah!"