Akşamın hayli ilerleyen saatlerinde, o güzelim mahallenin her bir evinden yayılan cümbüşün oynak, kıvrak notalarına rakı, kavun kokusu karışmıştı. Coşkunun alevi, don yağının tortusunu bile eritip akıtacak kıvamda, tam da kaynama noktasındaydı. Orta yaştaki kadınlar meze hazırlayıp servis yaparlarken erkekler de klarnetlerini, kemanlarını, teflerini, davullarını konuşturuyorlar, müşterilerini memnun etmeye çalışıyorlardı. Gelenlerin memnuniyeti yediklerinden, içtiklerinden, dinlediklerinden çok, bunları tamamlayacak olan, Sulukule'nin olmazsa olmazı, kızlarının fıkır fıkır danslarıydı. Şimdi, çocuk yaştakilerin acemice oynadıkları saatlerdi ama Roman havasını tam da layığıyla oynayan gençlerin dansını izlemeye az kalmıştı. İşte bu bekleyişin heyecanıyla aslan sütünden bir yudum daha alan Hasan, çalgıcılara baktı. Orkestra şefi havalarında olan kara kuru delikanlı kaşıyla gözüyle arkadaşlarını, ortada kıvırtan çocukları yönlendiriyordu. 'Sadece bu adamı izlemek bile çok eğlenceli' diye düşündü Hasan.
O sırada allı, morlu şalvarıyla koca karınlı, koca memeli bir kadın belirdi kapıda. Kara kuru adam, kadına baktı. Kadın, onaylayan baş hareketi yapıp gözden kayboldu. Kemanını daha coşkulu çalıp müziğin ritmini arttıran şef, çalgıcılara da dansçılara da demek istediğini demişti. Kısa yoldan parçanın sonunu getirip zınk diye müziği kestiler. Oynayan kızlar koşuşarak dışarı çıktılar. Ortalığı müşterilerin ağdalı konuşmaları, isterik kahkahaları, züccaciye tıngırtıları sardı. Bu aradan istifade eden kadınlar boş tabakları topluyor, yerine dolularını bırakıyorlardı. Az sonra, soluklanmaya çıkan çalgıcılar teker teker sökün edip odanın köşesindeki yerlerini aldılar. Başbaro, kaşlarını havalandırırken eğildi, keman yayını kaldırdı, ilk notalarına basıp daha oturaklı, ağır bir Roman havası çalmaya başladı.
Herkes sesini kesmiş kapıya bakıyor, yeni rakkaseleri bekliyordu. Kapının bir yanında balıketinde tam bir Roman güzeli göründü. Kara tenine çok yakışan kırmızı dans kostümünün üstündeki altın rengi kemeriyle takılarını şıngırdatarak parmaklarının ucunda odaya doğru üç adım attı, poz vererek kıpırtısız durdu. Tam da o anda kapının öteki tarafında başka bir dansçı belirdi. Adamın biri adeta inleyerek "aman Allah'ım!" dedi, "bu ne be!" Herkes soluğunu tutmuş, gözlerini kırpmadan izliyordu.
İkinci dansçının kostümü simsiyahtı. Mermer beyazlığındaki teni, dantellerin, fırfırların arasından fildişi gibi görünüyor, küçücük bir kıpırtısıyla yakamoz gibi yanıp sönüyordu. Sarıya çalan bal rengi saçlarını toplamış, kocaman, yapma, siyah bir gülle tutturmuştu. Onun da kemeri altın rengiydi ama tek bir takı bile takmamıştı. Bu duruşuyla kız, Roman çengisinden çok Bolşoy Balesi dansçısı havasındaydı. Yüzü donuk, bakışları boşlukta bir noktaya sabitlenmiş halde kısa bir süre kapıda durduktan sonra o da parmak uçlarına basarak, balerin adımlarıyla diğer dansçının yanına geldi, durdu. O zamana kadar inliyormuş gibi çalan keman ve klarnete vurmalı sazlar katıldı ve yanık mı yanık, hüzünlü mü hüzünlü, ağır ritimli bir melodinin notaları herkesin yüreğine dolmaya başladı. İki kadın, gözlerini gözlerine diktiler ve bir an bile ayırmadan dansa başladılar. Çok zarif figürlerle birbirlerinin etrafında dönüyorlar; kah burun buruna gelerek kızgın, birbirlerini parçalayacakmış gibi dikiliyorlar, kah kolları kanatları kırık melekler gibi uzaklaşarak kendi içlerine, danslarına dönüyorlardı. Herkes büyülenmiş gibiydi.
Bir süre sonra müziğin ritmi giderek artmaya başladı. Şimdi, ortalık iyice kızışmıştı; aynı erkeği seven iki kadının hesaplaşma zamanı gelmişti artık. Esmer dansçı saçındaki kırmızı karanfili ağzına aldı, diğeri siyah gülü tuttuğu gibi saçından çekip çıkardı; saçları dalgalanarak omuzlarına döküldü. İkisi odanın iki ucunda, göğüslerini öne, kalçalarını arkaya çıkartarak, bir ayakları bir adım önde ve parmak ucunda basılı duruyor, ağızlarında çiçekleri, gözlerinde gözleri dikiliyorlardı. Müziğin ritmine uyarak birbirlerine yaklaştılar ve alın alına durdular. İşte o anda ciyak ciyak bir ses duyuldu; "aman be, bi recalim vaar!" Herkes derin uykudan bir felaketle uyandırılmış gibi sarsıldı. Müzik durdu, kızlar birbirlerine bakmaz oldular.
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
"Er kimdeeen?" diye bağırdı kara kuru kemancı.
"A be şu gacılardaaan!"
Kızlar iki yana ayrılınca bağıran ortaya çıktı; çiçekli şalvarlı, şişko kadından başkası değildi bu. Kızlardan esmer olanı bir eli beline dayalı, bir ayağının üstünde yaylanarak sordu; "a be ne istersin kocakarı?"
"Gülesiniz isterim be, oynayasınız isterim! A be erif ülmüştür, neyi paylaşamazsınız a gacılar?"
Siyahlı kadın yalancıktan hıçkırdı. Kırmızılı "biz de biliriz Üsmen'im mevta olmuştur" dedi acıklı acıklı.
Şişko kadın gelip iki kızı sarsalayarak yan yana getirdi; "ama başka manitanın gübeciğinde ülmüştür!" dedi. Çalgıcılara dönüp bağırdı; "ne durursunuz be? Burası cenaze evidir? Çalasınız oynak bi Roman avası da biz de bulalım avamızı! Adeeee! Adee!" Sazcılar anında dokuz sekizliğe başlayınca kadın da koca kalçasını ritme uygun sallayarak arkasını dönüp gitti, kapının eşiğinde durdu.
Kızlar, işte şimdi tam bir Sulukule dilberi olmuşlar, kelimenin tam anlamıyla döktürmeye başlamışlardı. Müşteriler, en az biraz önceki mizansenden ve İspanyolvari rakstan olduğu kadar, bu güzel kızların hoplaya kıvırta yaptıkları kendilerine özgü danstan da zevk alıyorlar; kimi oturduğu yerde, kimi masasının yanında göbek hoplatarak, omuz titreterek kendilerinden geçercesine oynuyorlardı. Onca eğlenceye, şamataya rağmen yüzü gülmeyen bir kişi vardı; siyah güllü dansçı.
Kapıda göründüğü andan bu yana gözünü ondan alamayan Hasan'ın dikkatini çekmişti bu durum. Dansı sevdiği ortadayken, bu kadar güzel oynarken suratı nasıl mahkeme duvarı gibi olabiliyordu? Kemancı kıza ters bir bakış attı, kız da ona. İşe yaramayınca bu sefer şalvarlı kadın olduğu yerde kıvırtarak kızı şevke getirmeye, çenesi gerilinceye kadar sırıtarak yüzünü asmaması için ikaz etmeye çalıştı. Kadının yüzü gülüyordu ama bakışları 'saçını başını yolarım senin' diye bağırıyordu. Kız oralı bile olmadı, onlara arkasını dönüp raksına devam etti. Hasan'ın onları izlediğini fark etmişti; belli belirsiz gülümseyerek baktı, omuz silkti.
Kızların programı bitmişti ama eğlence devam ediyordu. İçerisi çok havasızdı. Hasan kalktı, temiz hava almak için bir süre kapıda durdu. Onca müziğin içinden iki kadının tartışma seslerini duyunca dikkat kesildi, kulak kabarttı.
"A be çaycı oldun da bir alt mı sanarsın kendini! Sosyete gacısının yandan yemişi! Ben sana oyna dedim mi oynaycan! Valla kırarım o çalık bacacıklarını!" diye bağırıyordu bir tanesi. Hasan, bağıranın şalvarlı şişko olduğunu anladı. Karşısındaki de siyah güllü kızdı garanti.
"İstemiyorum anne ya! Benim çalışıp getirdiğim para, para değil mi! Hem eline veriyorum ya hepsini!"
"Kadının kızıymış" diye söylendi Hasan şaşarak, "o kara kancolozdan bu kız nasıl çıkmış? Hayret!"
"Fazlası göz mü çıkartır, kız! No'lur cazgırlık etmeden, suratını sallamadan iki gübecik atı atıversen de daha da sipali apartsak!"
Hasan, sesin geldiği tarafa doğru gitti; görünürde kimse yoktu. Köşeyi dönünce onları ve siyahlı kadının bacaklarına sarılıp ağlayan cılız çocuğu gördü.
"Bak, Pembe'mi ağlattın be anne!"
"Ade ordan!" diye kızına çıkışan kadın, çocuğu "kız, sil sümüklerini bakam!" diyerek azarladı. Çocuk, burnunu genç kadının dans kostümüne silmeye kalkınca kocakarı bu sefer de "kız, oraya mı dedik! Nakavt Üsnü'nün sülbü!" diye bağırdı. O sırada siyahlı, Hasan'ı gördü. Bir şey demedi ama bakışlarını da kaçırmadı. Onlar bakışırlarken Pembe burnunu bu sefer de tombulun şalvarına silmeye çalışıyordu. Kadın, "kız naparsın! A be yediririm sana bütün salya sümüğünü!" diyerek kızı itekledi. Sonra kızına baktı, kızının baktığına baktı ve Hasan'ı gördü.
"Buyurasın cıvanım. Birini mi ararsın?"
"Şey, lavaboyu soracaktım" dedi Hasan kekeleyerek.
"Lavabo mu? Aman be, elayı surarsın sen. Ünce sağa, soona sola... Yoktur anam babam, değildir büyle. Kız, angisi sol, angisi sağdı bunların?"
"Of anne! Öğrenemedin gitti şunu! Sağ sarımsak, sol soğan." Sonra Hasan'a döndü; "buyurun beyefendi, ben göstereyim."
Onlar giderlerken kocakarı, Pembe'ye ders vermeye kalkmıştı; "duydun mu şoparım, sağ sarımsak, sol suvan. İyi öğrenesin, a!" Laflar bir kulağından girip ötekinden çıkarken küçük kız, sümüğünü al çiçeğe mi yoksa mor çiçeğe mi sileceğine karar veremediğinden kumaşın her yanına burnunu sürtüp duruyordu.
"Kız, çek burnunu mabadımdan!"
Kız önde Hasan arkada, koridor genişliğindeki sokağı geçtiler. Yeşile boyalı tahta kapının önünde duran kız, "burası" dedi eliyle göstererek.
"Teşekkür ederim."
Kız, arkasını dönüp gitmeye yeltenirken Hasan, "siyah gül" dedi. Kız, dönüp şaşkınlıkla baktı.
"Siyah Gül... Size bu adı taktım."
Kız, bir an Hasan'a baktıktan sonra omzunu silkip yürüdü. Hasan, uzanıp kolunu tuttu. Kız bir koluna, bir Hasan'a baktı.
"Lütfen yanlış anlamayın, kötü bir amacım yok."
Siyah Gül, silkinip kolunu genç adamın elinden kurtardı ama bu sefer hiç gidesi yoktu.
"Bakın, istemeyerek dans ettiğinizi ve sizi zorladıklarını gördüm. Bir sıkıntınız varsa yardımcı olmak isterim."
"Sıkıntım filan yok. Rahat bırakın beni."
"Emin misiniz?"
O sırada koşarak gelen Pembe, konuşmayı böldü; "anaaaaa! Ana!"
"Ana mı? Anne mi!"
Siyah Gül, cevap vermedi; Pembe'yi kucağına aldı, kızını öpe seve oradan uzaklaştı. Hasan, afallamış halde arkalarından bakakalmıştı. Omzunun sertçe dürtülmesiyle irkildi, savunma güdüsüyle gardını alarak ani bir dönüş yaptı. Kemancı, karşısına dikilmiş, kötü kötü bakıyordu.
"Ulan sarı benizli, ne dolanıp durursun aç küpek gibi Zarife'nin bordasında!"
"Zarife..." diye mırıldandı Hasan.
"Bir daha gürmeyeyim seni onun yanında! Yoksam acamat ederim, bilesin." Gözdağı verirken bir yandan da sustalıyı çıkartıp Hasan'ın yüzüne doğru sallıyordu. Velinimet müşterisini elinin tersiyle yana doğru iterek yolu açtı, bıçkın bıçkın yürümeye başladı. Köşeye gelince durdu, dönüp sustalıyı tekrar salladı, sırtına attığı ceketi omuz silkişiyle şöyle bir düzeltti ve köşeden dönüp kayboldu.
"Ulan, üflesem yıkılacaksın, serseri!" diye söylendi Hasan. Yeşil tahta kapıyı açtı ve ilkel ama temiz tuvalete girip kapıyı içeriden sürgüledi.
Gizli gizli gözlendiğinin farkında değildi Hasan. Oysa esmer dansçı kız, işi biter bitmez bir acele kostümünü çıkartıp yere kadar inen büzgülü eteğiyle penye tişörtünü giymiş ve sarı müşteriyi göz hapsine almıştı. Onu, kapıya çıktığından beri takip ediyordu. Şimdi de gözleri felfecir okuyor, hin hin düşünüp plan üstüne plan yapıyordu.
Ayaklarının ucuna basarak geldi, tuvaletin kapısının yanındaki duvara paslı bir çiviyle asılmış ve sözde el silmek için kullanılması düşünülmüş olan saman kağıt parçalarından bir tane koparttı. Koşar adımlarla eski yerine geçti. Eteğini kaldırıp beline bağlı kumaş uçkura dikili küçük cepten göz kalemi çıkarttı. Diliyle ucunu ıslatıp kağıda bir şeyler yazdıktan sonra kağıdı katlayıp göğsüne soktu. Kalemi tam kaldıracakken vazgeçip el yordamıyla gözünün sürmesini tazeleyen esmer güzeli, kalemi uçkur cebine koydu, eteğini indirip düzeltti. Sıvası yer yer dökülmüş, sarı kara duvarın köşesine bir elini yasladı, diğer elini beline koydu, fettan bir gülüşle Hasan'ın tuvaletten çıkmasını bekledi. Bu arada hafif hafif kalçasını oynatıyordu. Bu hareket artık onun doğalı olmuştu.
Hasan, tuvaletten çıkınca kadını görmedi. Bir yaprak saman kağıt kopartıp elini kurulamaya çalışırken bir ses duydu;
"Pişt! Pişt, pişt!"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">