PEREGRİNE - BL 2

Bu yazıyı beğendiniz mi?
Evet (1) Hayır (0)
Kategori İlginç Yazar el cordobes Tarih 01.08.2009 01:15

Yorum(lar) Henüz yorum yazılmadı Yorum yaz Yorum Yaz



Etiket(ler): AŞK, MACERA.

Çekinerek "afedersiniz amca..." dedi Doğan.

"Ne amcası! Eski köye yeni adet mi getireceksin! Sami Baba, Sami Baba! Cümle alem Sami Baba diyor, sen de öyle diyeceksin; Sami Baba!"

"Peki efendim. Adımı nereden biliyorsunuz Sami Baba?"

 

Kapının vurulmasıyla anılarından sıyrılan Doğan "gir" diye seslenirken çalışma masasına doğru yürüdü. Kapı açılıp da Handan'ın başı içeri uzandığında çekmecesindekileri çıkarmıştı bile.

"Gelebilir miyim efendim?"

"Tabii gelebilirsin Handan."

Handan çekinerek içeri girdi, gözlerini yerden almadan "şey" dedi, "ben... çok üzüldüğümü bilmenizi isterim, efendim."

"Teşekkür ederim."

"Eşyalarınızı mı topluyorsunuz?"

"Öyle."

"Doğan Bey, gidiş şekliniz... Nasıl söyleyeyim..."

"Üzülme Handancığım" dedi Doğan, "geç de olsa, güç de olsa, gün gelir gerçekler ortaya çıkar. Öyle de olacak."

Handan ıkına sıkına baktı Doğan'a. "Şey efendim... Bunu lütfen haddini bilmezlik olarak algılamayın ama... Arabanızı gördük de. Biz... Yani sizi seven çalışanlarınız... Siz gelince acaba dedik... Son kez buradasınız ya... Yemeği birlikte yiyebilir miyiz? Burada, yemekhanede. Tabii kabul ederseniz."

Doğan'ın yüzünde bir anda güller açıverdi, gözleri ışıldadı; o kadar mutlu olmuş, o kadar sevinmişti ki, o sırada orada oluş nedeni bile aklından çıkıvermişti. Çalışanlarının kendisi için üzülmelerini istemezdi tabii ama şu durum ne kadar sevildiğinin de göstergesiydi işte. "Çok teşekkür ederim Handan" dedi içi coşarak. "Ne o? Yoksa kendinizi kovdurmaya mı çalışıyorsunuz? Ötekiler görünce neler gelir başınıza, bilmiyor musunuz? En iyi ihtimalle birlikte yediğimiz her lokmayı burnunuzdan getirirler."

Handan, "ama burada değiller ki!" diyerek itiraz etti. "Yusuf Bey'le Ekrem Bey dışarıdalar. Osman Bey, biliyorsunuz, yemeğini evden getiriyor; odasında yer. Metin Bey de bu sabah Ankara'ya uçtu."

"Öyle mi? Yine de ben gelmeyeyim Handan. Size afiyet olsun."

"Lütfen... Bizi kırmayın Doğan Bey."

"Büyük bir memnuniyetle davetinizi kabul ederdim ama ben sizi düşünüyorum. Muhakkak biri gammazlar. Ondan sonra da, vay başınıza gelenler!" Biraz düşündükten sonra "bak ne yapalım" dedi Doğan, "bu Pazar sizi bruncha davet edeyim."

Handan, sevinçten neredeyse Doğan'ın üstüne atlayacaktı. "Hiiii! Sahi mi!" diye bağırdı.

"Tabii sahi. Zaten ne yapsam da çalışanlarıma nasıl teşekkür etsem diye düşünüyordum. Organizasyonu sen yap. Bana haber verirsin, tamam mı?"

Handan, sevinçle ellerini çırptı. "Olmaz mı! Tabii tamam, Doğan Bey. Çok ama çok teşekkür ederiz. Arkadaşlar çok sevinecekler."

"Ağzınızı sıkı tutun, ha!" diye uyardı Doğan, "duyulmasın. Bana göre hava hoş ama size kıyamam."

"Siz hiç merak etmeyin efendim. Tekrar teşekkür ederiz. İzninizle."

Handan, bir an önce gidip arkadaşlarına bu müthiş haberi vermek için deliriyordu. "Afiyet olsun size" diye arkasından seslenen Doğan'a yanıtını kapının ardından bağırarak verdi; "sağolun efendim."

 

Doğan, eşyalarını kutulara yerleştirirken birden durdu ve aklına geliveren şeyle deli gibi dosya dolabına atıldı.  Ne var ne yoksa yere fırlatırken söylenip duruyordu; "neredesin, neredesin?" Sonunda aradığını ücra bir yerde bulmuştu. "Hah! İşte! Budur!" Elinde küçük bir kutu vardı. Ambalajı sıyırdıktan sonra kutuyu açtı ve içinden küçük bir aparat çıkartıp cebine attı. Boş kutuyu evrak çantasının en altına tıkıştırırken gülümsüyordu. "Sakla samanı, gelir zamanı diye buna derler. Sami Baba, ilahi Sami Baba! Yaşgünü hediyesi diye bunu verdiğinde beynine giden damarlarda kireçlenme başladığını düşünmüştüm; vallahi günahını almışım. İyi ki atmayıp saklamışım. Hadi oğlum Doğan, hazır herkes yemekteyken yap işini. Zaman, bu zaman." Bu arada heyecanlanmış, ter içinde kalmıştı. Kapısını aralayıp koridora baktı ve süzülerek odadan çıktı.

 

Aynı dakikalarda Şenay Hanım, iyi geçinmek zorunda olduğu beylerle şarap eşliğinde yemeğini yiyordu. "Gerçekten mekan da, manzara da, yemekler de çok güzelmiş" dedi içtenlikle, "teşekkür ederim."

            "Rica ederiz Şenay Hanım."

            "Canım, hep çalışacak değiliz ya; arada sırada da olsa hayattan zevk almanın bir yolunu bulmak lazım... Ki, bana göre en zevklisi de güzel bir mekanda, güzel bir bayanla, güzel yemekler yemektir" dedi Ekrem sandalyesinde kaykılıp göbeğini biraz daha çıkarırken.

"Çok naziksiniz Ekrem Bey."

            "Ekrem gerçeği söylüyor Şenay Hanım, iltifat değil."

            "Teveccühünüz."

            "Ömrümüz çalışmakla geçiyor; hep toplantı, hep toplantı! Olmaz ki canım!"

            "Sahi, toplantı deyince aklıma geldi; sizin şu acil toplantınız... İşlerinizde ters giden bir şey yoktur sanırım... Yardımımız olursa..." Ekrem, toplantı lafını nimet sayarak kadının ağzından laf almayı denedi ama onun yavaş yavaş gerilmeye başladığından habersizdi. "Hayır, yardımlık bir durum yok; teşekkür ederim" diyerek kestirip attı Şenay.  "Yeni parti malı ne zaman gönderirsiniz?"

            Yusuf, "istediğiniz mal olsun Şenay Hanım; en kısa zamanda deponuzda bilin" dedi gülümseyerek. Oysa ağzından laf alamadıklarına öyle kızmıştı ki, için için verip veriştirmeye çoktan başlamıştı bile.

"Dur yahu, Hüseyin'e haber vereyim de hazırlasınlar." Ekrem, iş bitirici havalardaydı. "Vakit nakittir, değil mi?" Elini cebine attı, masaya baktı, çantasını karıştırdı; telefonunu bulamadı.  "Allah Allah! Nereye gitti bu meret!"

"Belki ofiste bırakmışsınızdır. Acelesi yok Ekrem Bey, şirkete gidince halledersiniz nasıl olsa."

            "Öyle ya kardeşim. Hadi, işbirliğimize ve dostluğa."

Hep birlikte kadehlerini kaldırdılar. 

 

 

* * *

 

 

Doğan sessizce koridorda ilerleyip bir kapının önünde durdu. Kulağını yanaştırıp içeriyi dinledikten sonra kapıyı usulca açıp odaya süzüldü ve hemen çalışma masasına doğru gitti. Gümüş çerçevenin içinden Ekrem ve ailesi pişmiş kelle gibi sırıtarak kendisine bakıyorlardı. 'Gülün bakalım, gülün' diye tısladı Doğan, 'son gülen, iyi güler ki, o da ben olacağım.' Cebindeki aleti çıkarttı. Eğilip masanın altına, yanına yöresine baktı; vazgeçip etrafa bakındı. Aparatı nereye gizleyeceğini bilememişti. Sonunda kitaplıkla duvar arasındaki girintide karar kıldı. Cihazı çalıştırdıktan sonra dar boşluğa sıkıştırdı.

Burada işi bitmişti. Artık bir an önce odadan çıkmalı ve kimseye görünmeden kendini ofisine atmalıydı. Yüzünü saran ince ter tabakasını elinin tersiyle sildi, sessizce kapıya doğru yürüdü. Tam çıkmak üzereyken telefon sesiyle kalakaldı. Ya hemen buradan çıkmalı, ya da acilen bir yerlere saklanmalıydı. Telefonun sesini duyan sekreterlerden biri her an odaya girebilirdi. Bocaladı, panikledi. Bu arada zaman geçmiş, kaçma fırsatını kaçırmıştı. Bedenini üçlü kanepenin arkasına doğru fırlattı ve kendini duvarın dibinde buldu. Bulduğu başka bir şey daha vardı; kalçasının altında boğulurcasına bağırırken tir tir titreyen ve görür görmez kime ait olduğunu anladığı telefon. Doğan, yüzüne yayılmakta olan gülümsemeyi özgür bırakırken telefonu sessize aldı ve cebine attı. Üstünü başını düzelttikten sonra kapıyı aralayarak koridora baktı, kimseler yoktu. Kendi odasından çıkarcasına gayet rahat bir tavırla düşmanlarından birinin entrika odasını terk etti. Bu kadarı yeterliydi; 'ha biri, ha üçü, fark etmez; nasıl olsa hepsi aynı kaba sıçıyorlar' diye düşündü. "Birinin ensesinde olmakla üçünü de çözerim nasıl olsa." Bu binada daha fazla kalmasının gereği yoktu artık. Bir an önce pılısını pırtısını toplayıp gitmeliydi. Adımlarını hızlandırdı.

 

 

* * *

 

Betül, adeta monitörün içine girercesine öne eğilmiş, bilgisayarında çalışıyordu. O sırada elinde tepsiyle Zarife içeri girdi. "İkimize kahve yaptım; içerken laflarız hem."

"Ooo.. Eline sağlık. Mola vermenin zamanı da gelmişti zaten. Gel, otur."

Zarife, laflama isteğinin onayından memnun bir halde kahveleri masaya koyup koltuğa bir güzel yerleşti. İki genç kadın kahvelerinden ilk yudumları alıp tadına vara vara mideye indirdiler.

"Mmm... Çok güzel olmuş, eline sağlık."

"Afiyet olsun" dedi Zarife büyük bir keyifle, "istersen falına da bakarım."

"Sahi mi? Sen fal bakmayı da mı biliyorsun?"

"Hiç bilmez miyim!.."  Eğilip alçak sesle "sen sır tutabilir misin Betül Abla?" diye gizem dolu sordu.

"Tabii tutarım. Bu arada hanım diyeceksin... Abla değil, hanım."

Zarife bozuldu ama belli etmedi çünkü içinde giderek büyüyen, kendine kalsa yedi cihanın çoktan öğrenmiş olacağı büyük sırrı patlamamak için, hiç değilse Betül'e anlatmaya can atıyordu. "Bak, şimdi bir şey diyeceğim ama sen kimseye anlatmayacaksın, tamam mı Betül Hanım? Sır. Büyük sır."

"Hadi be! Devlet sırrı gibi yani, hı?"

"Daha büyük. En büyük. Tamam mı? Söz mü?"

Betül bir süre düşündükten sonra "ı-ıh. Yok canım, almayayım." dedi. "Böyle büyük bir sırrın ağırlığı da büyük olur; taşıyamam. Boş ver, anlatma, içinde kalsın."

Zarife suratı sallayıverdi; hevesi içinde kalmıştı. Tepeden tepeden Betül'e baktı: "Ben de falına bakmam o zaman."

"Eh, sen bilirsin. Şimdi yüksek müsaadenle çalışmak istiyorum sır dünyasının sırdaş arayan zarif güzeli Zarife Hanım."

"Sen benimle maytap mı geçiyorsun Betül!"

"Hanıııım..."

Zarife kızgınlıkla yerinden kalktı ama aklına gelenle istemeyerek de olsa tekrar oturdu. "Kimdi o adamlar?" Hesap sorar gibiydi.

Betül, şaşkınlıkla işinden başını kaldırdı; "hangi adamlar?"

"Şenay Abla'yı yemeğe götüren o iki adam."

"Hanım diyeceksin Zarife. Öğrenemedin gitti şunu! Hem sana ne! Kimse kim!"

Yanakları al al olan genç kadın ayağa kalkarak diklendi. "Sana ne olur mu hiç! Bana çok şey! Ben de burada çalışıyorum, di mi? Hı? Evet. Ben de senin gibi Şenay Ab... Hanım'ın özel işlerini yapıyorum, di mi? Hı? Evet. Hatta senden.."

"Siz! Sizden!"

"Hatta sizden daha yakın olduğum için daha da özelinin içindeyim, di mi? Efendim? Evet. O zaman, bana ne! Bana çok şey!"

"Of Zarife! Amma çene var sende de, ha! Tır tır tır tır! Çalışmam lazım kızım, anlamıyor musun!"

"Ben anlamasına anlıyorum da, siz bir türlü anlatamadınız gitti Betül Hanım."

"Söylersem gidecek misin?"

"Söz!" dedi Zarife kararlı ve üstüne basarak.

"Tamam o zaman. O iki bey, mal aldığımız fabrikanın bağlı olduğu şirketin müdürleri. Oldu mu? Rahatladın mı?"

            "Hııı, demek öyle. Peki, mal ne?"

"Zarife!"

Zarife, anlamamış gibi masum ve şaşkın soru sorarcasına Betül'e baktı.       

"Zarife dedim!"

Tepsiyi alıp kapıya giderken "aman, tamam, gidiyorum" diye homurdandı Zarife. Tam kapıyı kapatacakken kafasını  içeri uzatıp sevimli, sevimli sordu;    "mal ne, mal?"

Sekreter kadın zıvanadan çıkmıştı. "Boyaaaa!" diye bağırdı. "Oldu mu! Boyaaa!"

Çaycı kız, gıkını çıkarmadan kapıyı usulca çekip kapattı. Betül, hala arkasından söyleniyordu; "çatlak! İşten güçten anlarmış gibi!.. Sana ne be kardeşim, sana ne! Şenay Hanım da amma şımartıyor bunu ya! Öööf!"

 

 

* * *

 

 

 

 

"Evet, gerçekten çok acil. İki saat sonra verdiğim adreste bulunacağım. Teslimat lütfen oraya yönlendirilsin. Teşekkür ederim." Konuşması bitince eşyalarını koyduğu iki kutuyu ve çantasını yüklenen Doğan, ofisine son kez baktıktan sonra odadan çıktı.

Doruk A.Ş.'nin elemanları yemeklerini yemişler, laflayarak ofislerine doğru koridorda yürüyorlardı. Handan'ın cep telefonu sıklıkla olduğu gibi yine kulağındaydı.

"Merhaba arkadaşlar" diyerek selamladı Doğan. Yanına gelenlerden Tarık, "merhaba efendim" dedi. "Duyunca şok olduk." Neşe, yüzünü düşürerek "çok üzüldük Doğan Bey" diyerek duygularını dile getirdi.

"Teşekkür ederim çocuklar."

"Ama Pazar gü..."

Doğan, "şşşşşt" diyerek Aysel'i sustururken kaymakta olan kutulardan birini düzeltmeye çalışıyordu.

"İzin verin, yardımcı olayım efendim."

O sırada Handan onlara yaklaşmış, telefonda konuştukları duyulmaya başlamıştı. "Telefonunuzu görmedim efendim ama ararım şimdi. Efendim? Evet, çalınca nerede olduğunu daha kolay bulabilirim. Peki efendim, şimdi arıyorum. Tabii haber veririm."

Bu konuşma sırasında elindekileri Tarık'a uzatmakta olan Doğan, telaşla hepsini geri çekti.            "Sağol Tarık, ben taşırım. Çocuklar, acelem var, kusura bakmayın. Hadi, görüşürüz."

"Asansörü..."

"Gerek yok, gerek yok."

Doğan acele adımlarla merdivene doğru giderken elemanları arkasından üzüntüyle baktılar. "Yazık oldu adama" dedi biri. "Yaaa..." diyerek onayladı diğerleri.

O sırada Handan, Ekrem'in numarasını tuşlayarak muhasebe müdürünün odasına girdi ve doğal olarak Doğan'ın cebindeki telefon çalmaya başladı.

 

 

* * *

 

 

Sami Bey'in sabahtan beri içi daralıyordu. Eve barka sığamamış, kendini sahile atmıştı. Kayıktan devşirme motoruna atladı; bir an önce açılmak istiyordu. Acele etmeliydi çünkü az önce yolda görmemezliğe geldiği Gülriz Hanım'la Saadet Hanım iyice yaklaşmışlardı.

"Kolay gelsin beyefendi" diye seslendi Saadet Hanım. Sami, içinden gamatayı bastı; 'tüh, içine ettiğimin... Yakalandık!'

"Sağolun hanımlar" dedi yüzlerine bakmadan, bir şeylerle meşgul görünerek.

"Balığa mı Sami Bey?"

"Eh, artık ne çıkarsa bahtımıza."

"Bereketi bol olsun inşallah." Bu iyi dilekler Gülriz Hanımdandı.

"Sağolun. İzninizle." Motoru çalıştırmaya çalıştı; motor, öksürdü.

"Ayol, şunu değiştirmediniz gitti Sami Bey" diye seslendi Saadet Hanım. Sami cevap bile vermedi ama çok da kabalık etmek istemiyordu; açılırken elini bir an kaldırıp selamladı. "Bu onlara yeter de artar bile" diye söylendi.

"A, bak el sallıyor. Biz de sallayalım." İki arkadaş pek mutlu olmuşlardı; gerçekten de yetmiş, üstüne üstlük artmıştı bile. Elleri iki yana giderken hafiften bir esintiye neden oldular. Gözlerini kısarak Tıknefes'in ardından bakarken "motor duruverir de Boğaz'ın orta yerinde kalakalmaz inşallah" diyerek endişesini belirtti Gülriz.

"Kalmaz ayol, kalmaz. Hem ona bir şeycikler olmaz.  O ne eski kurttur o! O ne eski kurttur!"

"Sen nereden biliyorsun eskiliğini, kurtluğunu filan? Bunca zaman bana neden söylemedin, ha? Nereden biliyorsun dedim Saadet? Aaaa... Anlatsana kadın!

"Lafın gelişi dedim canım... Nereden tanıyacağım elin adamını! Sen de bir hoşsun ha arkadaşım. Hadi, yürü, gidelim."

Sami Bey üzerine fikir yürüterek çay bahçesine doğru ağır adımlarla yollandılar.

 

 

* * *

 

 

Doğan, eve gelir gelmez kendini duşun altına atmıştı. Aslında küveti doldurup bedenini iyice dinlendirmek istiyordu ya yapacak işleri vardı; şimdi keyif yapmanın sırası değildi. Bornozunu giydi ve bastığı yerleri ıslatarak salona geçti. Alıcının başına geçip kanalı açtı. Her sesi, frekansı dinleyerek bir süre dolaştı. Tam umudunu kesmişken birden Handan'ın sesini duydu.

            "Her yeri aradım Ekrem Bey."

Doğan sevinçten ne yapacağını şaşırdı. "Hah! İşte yakaladım seni Ekrem iti!"

"Arasaydın bulurdun!

"Aradım efendim. Demek ki burada bırakmamışsınız."

"Başka nerede bırakacağım canım! Koltukların altına filan baktın mı?"

"Baktım dedim ya efendim."

"Bir daha bak! Bul onu, bul!" 

Zilin çalmasıyla yerinden doğrulan Doğan, salondan çıkarken alıcıya bakarak "özür dilerim Handan" dedi, "kusura bakma."

Kuryenin teslim ettiği koliyle salona döndüğünde Doğan'ın ilk duyduğu Handan'ın ağlamaklı sesiydi: "Yok işte! Yok, yok, yok! Siz de gördünüz, telefonunuzu arayıp o kadar çaldırdım! Burada olsaydı sesini duyardık, değil mi! Ne demeye hâlâ bana arattırıyorsunuz, anlamıyorum Ekrem Bey!"

            "Belki sesini kapatmışımdır canım."

            Üçüncü ses araya girdi; "buldunuz mu?"

            Doğan, "hoş geldin" dedi, "hoş geldin üçün biri!"

            "Yok yahu! Sanki yer yarıldı da yerin içine girdi meret! Handan Hanım, gidebilirsiniz."

 

            Doğan, deminden beri çalan Ekrem'in telefonunu sehpaya koyarken alıcıya bakıp pis pis sırıttı. "Dur daha" dedi, "dur daha bu bir şey değil! Siz yerin dibini boylayınca neler olacak, görün bakın!" Kulağı seste, paketin ambalajını açtı. Tam kutuyu açarken duyduğuyla yerinden fırlayıp kayıt düğmesine bastı. Heyecanlanmıştı. Aceleyle kanepeye geçip pür dikkat dinlemeye koyuldu.

"Şenay Hanımdayken çıkartmış mıydın telefonu?"

Doğan irkildi; "Şenay Hanım mı?"

"Yok yahu, çıkartmadım."

"Belki cebinden filan düşmüştür. Arayıp bir sorsana."

"Sanmıyorum ama yine de bir soralım bakalım. Ama dur, bu telefondan aramam sakıncalı. Ne olur ne olmaz. Nerede şu dandik isimle aldığımız telefon?"

"Dandik mi? Sakıncalı mı?" diye söylendi Doğan.

"Bende. Dur, ben sorarım."

Doğan'ın içi içine sığmıyordu; "vay vay vaaay! Daha neler duyacağız bakalım."

"Alo... Merhaba Betül Hanım. Ben, Doruk A.Ş.den Yusuf Tahir. Nasılsınız? Ha, sen misin Zarife kızım? Betül Hanım yok mu? Peki, Şenay Hanım'a bir bağlayıver bakalım telefonu. Becerebilirsin değil mi?.. Aferin sana. Hadi bakalım... Alo? Şenay Hanım, merhabalar. Ben Yusuf Tahir (Güler) Ooooo.. Eridi gitti bile. Evet, gerçekten çok hafif ve leziz yemekleri var. Şenay Hanım, bizim Ekrem'in telefonu ofiste bulunamadı. Acaba diyorum, sizin orada düşmüş filan olabilir mi? Zarife kızımıza bir aratıverseniz, bir zahmet. Öyle mi? Çıkıyor musunuz? Tabii, tabii, şirketten arasın beni. Çok teşekkür ederim. Efendim? İlk iş olarak hem de... Artık allı güllü morlu, yeşilli, top top, boydan boya boyayabilirsiniz kumaşlarınızı. Rica ederim. Hoşçakalın. Size de Şenay Hanım. Görüşmek üzere."

Doğan, "boya satıyorsunuz ha? Tekstil... Mensucat... Şenay Hanım, demek. Betül, sekreter olmalı. Zarife de çaycı, temizlikçi filan. İşte şimdi şapa iyice oturdunuz. Yaktım çıranızı pis dolandırıcılar."

Kalkıp kayıtı durdurdu, alıcıyı kapattı. Ekrem'in ceptelefonunun fihristine girdi ama ne Şenay isminde biri vardı, ne de Betül. "Bilgisayarın başına geçip araştırmaya başladı. "Mensucat... Mensucat... Tekstil... Hah! Tamam... Bakalım... Şenay Tekstil mi? Olabilir mi? Bakalım... Neredeymiş bu? Hıı... Telefon? Yes. Arayalım bakalım."

Telefona uzandı.

 

 

* * *

 

 

            Mesai saati bitmiş, çalışanlar dağılmaya başlamışlardı. Onların arasındaki Zarife de acele adımlarla ana kapıya doğru ilerledi ve caddeye çıktı. Birini arar gibi bakınıp duruyordu. Gözleri bir noktada takıldı kaldı. 'Bu olabilir mi acaba?' diye düşündü; tarife uyuyordu.

Parketmiş taksiye dayanmış olan genç bir adam, elindeki anahtarlığı çevirip duruyordu. Diğer elindeyse kırmızı bir karanfil vardı. Üstündeki kot pantolon ve tişört temiz pak ve yeniceydi. Başına kasket geçirmişti. Camı, çerçevesi kapkara gözlük takmıştı. Zarife, başını havaya dikip genç adama doğru gitti. "Afedersiniz beyefendi, Ekrem Bey'in gönderdiği kişi siz misiniz?"   

            Adam yandan çarklı sırıtarak bıçkın tavırlarla "doğru tespit" dedi, "Zarife Hanım'la mı müşerref oluyorum?"

            "Evet."

            "Alayım o zaman."

            "Ama bulamadım ki! Telefonda da söylemiştim zaten."

            Adamın tek kaşı öyle havaya kalktı ki, koca gözlüğün ardından bile göründü. İmalı imalı "belki sonradan oradan buradan bulmuşsunuz; bir bakmışsınız ki, a a, o ne, cebinizde, dediydik de!"

            O an Zarife'nin cinleri tepesine çıkıverdi. "Ne demek istiyorsunuz siz!"

            "Hani temizlik yaparken filan..." dedi adam dalga geçercesine, "dalgınlıkla canım..."

            "Ama bu... bu yaptığınız... Size verecek bir şey yok bende!" derken hırsından Zarife'nin yanakları kan damlayacak kadar kızarmıştı. 'Serserinin dediğine bak be! Sen o herifin köpeği olmayacaktın ki, bak o zaman ne oluyordu!' diye düşünürken kızgınlıktan kuduruyordu. Çok da ağırına gitmişti bu suçlama; ağlamamak için kendini zor tuttu. Daha fazla duramazdı orada. Bir hışımla arkasını dönüp bir an önce bu kendini bilmezden uzaklaşmak için adımlarını açtı.

Adam, bir şey olmamış gibi yumuşacık sesle seslendi arkasından; "çiçek?"

            "Al da başına çal sen onu! Geri zekalı!" diye bağırırken dönüp de bakmamıştı bile Zarife. Koşarak, hareket etmek üzere olan servis otobüsüne bindi.

Adam, taksiye bindi. Sürücü, dikiz aynasından bakarak "nereye?" diye sordu.

            "Otobüsü takip et."

 

           

 

* * *


Yorum Yaz

Yorum yazabilmeniz için üye girişini yapmalısınız.

Üye Girişi

el cordobes



Adı SoyadıAydan Okurer
E-postaaydanokurer@gmail.com
Kayıt Tarihi30.07.2009

Yazar profili için tıklayınız

Anasayfa  |  Biz  |  İletişim
Her hakkı saklıdır © 2008-2010 Yazarak.com
Tasarım & Programlama: Devrim Altınkurt